/ Real life

Hava açılana kadar kaybolmak: doğa, ambient ve sessizlik

Dijital hızlanma karşısında doğanın uçsuz bucaksızlığı ve müzik bir çıkış yolu açıyor: kaçmak için değil, bambaşka bir şekilde yeniden ortaya çıkmak için kaybolmak.

Hava açılana kadar kaybolmak: doğa, ambient ve sessizlik

I

Milyarlarca insan gibi ben de hızlanmış ve yorgunum. Kendimi bir çekirdeğin etrafında yörüngeler çizen bir elektron gibi hayal ediyorum. Toplarla, lobutlarla, kılıçlarla, ateşle hokkabazlık yapan bir jonglör gibi. Üzerine meteor yağmuru yağan bir güneş sistemi gibi. Belki o meteorla birlikte yaşam için gereken kimyasal elementler de geliyordur, ama ne gerilim be kardeşim.

Kısacık nefesimi bir mesaj olarak okuyorum: “başka bir hız rejimine geçme vakti”. Bunun için dış delikten çıkmam lazım: insan varlığının az olduğu, hominidlerden çok daha önce var olan varlıkların, dağların ve buzul suyuyla beslenen nehirlerin kol gezdiği; dijital olmayan bilgi akışlarına dikkat kesilebileceğim bir yere gitmem. Kafam berraklaşana kadar yavaşlamam.

Aktarmanın konuşmakla, dikkat kesilmenin dinlemekle aynı şey olmadığı bir yere ihtiyacım var. Susturulmak istenmek baskıcı bir eylem olabilir, ama sessiz kalmak istemek bir özen, hatta bir öz savunma eylemi olabilir. Yeri çoktan seçtim: Patagonya platosunu And Dağları'na bağlayan bölge, Chubut'taki Corcovado hizasında.

II

6 Şubat 2026. Corcovado'ya varıyoruz. İki gün boyunca iç çekip duruyorum. Sanki sönüyormuşum gibi. Derin, tektonik iç çekişler. Her iç çekişte bedenimi daha geniş algılıyorum. Kısa nefes burundandı, bu soluk verişler ise ciğerlerden. İyice derin nefes alıyorum ve kaburgalarımın derime bastırdığını hissediyorum. Bu bana aramadığım bir haz veriyor. Bir bedenin neler yapabileceğini bilmiyorsak, bu kısmen keşfedilmemiş bir erojen bölgenin nerede olduğunu bilmediğimiz içindir.

Corcovado'ya varıyoruz. İki gün boyunca iç çekip duruyorum. Sanki sönüyormuşum gibi. Derin, tektonik iç çekişler. Her iç çekişte bedenimi daha geniş algılıyorum.

Nehre bakıyorum ve iç çekiyorum. Bir patikada yürüyorum ve iç çekiyorum. Dağa bakarken içmek için kendime bir mate hazırlıyorum ve iç çekiyorum. Bütün gün böyle. Dışarıdan bir sağlık sorunu gibi görünebilir, ama içeriden bakınca bu bir sağlık belirtisi.

Bu sağlık, görünüşte basit ama toplumsal olarak zor, neredeyse bir ayrıcalık olan bir jestin üzerine inşa ediliyor: bir süreliğine ortadan kaybolmak. Hareket alışkanlıklarını askıya almak, tanıdık olanı bilinmeyenle takas etmek, hiçbir görüntüsü zihnimde olmayan yerlere gitmek, önceden kestiremeyeceğim sorunları çözmek ve sonuçlara varmak, bütün yıl düşündüğüm şeyleri düşünmemek, onları yıl boyunca düşündüğüm şekilde de düşünmemek. Telefona fazla bakmamak. Başka bir hızda yazmak. Buzul suyu belime kadar, ayak bileklerimi kırmamaya çalışarak iki saat boyunca bir nehri yürüyerek geçmek. Somon pişirmeyi öğrenmek. Yenilebilir mantarları tanımak. Genelde üzerine yazmadığım şeyler hakkında yazmak. Bir ata, hayatımda ilk kez bir at görüyormuşum gibi hissedene kadar bakmak.

III

9 Şubat. Ruh hâlim belirgin biçimde değişti. Derin nefes alıyorum. Sakinim. Bekleyen işleri halletme ihtiyacı duymuyorum. Geleceği ve yapılacakları düşünüyorum, ama bunlar yükümlülükler, tehditler ya da derhal yerine getirilmesi gereken vaatler olarak belirmiyor. Bir oyun alanı olarak beliriyorlar: fikirlerle, projelerle, önümüzdeki yıllarda yapmak istediklerimle oynaşıyorum. Spekülasyon yapıyorum ya da Stanislaw Lem'i parafraz ederek söylemeyi sevdiğim gibi, “olasılıkları tartıyorum”. Süreçlere olası savrulmalarında eşlik ediyorum.

Ortadan kaybolma, sakinlik ve geleceğe yönelme arasındaki ilişkiyi düşünüyorum. “Anı yaşamak”la hiç alakası yok: kendimi şimdinin içine hapsolmuş hissetmiyorum, aksine şimdinin mümkün olanla yeniden birleşimine dahil olmuş hissediyorum. Fizyolojik metaforları sürdürecek olursam: bir oksijenlenme başlatıyorum.

Ama aynı zamanda yanlara doğru ve beni çevreleyenin ortasında da düşünüyorum. Bu egzersizi kendime dayatıyorum. Dokular, kokular, sesler. Ağaçlara dokunuyorum. Kuşların uçuşunu takip ediyorum. Mara tavşanlarının ansızın zıplayıp tabanları yağladığını görüyorum. Adımlarımın altında çalılıkların çıtırtısını duyuyorum. Önümde yürüyen Paz'ın mırıldanmasını duyuyorum. Çevrenin üzerime doğru ilerlemesine izin veriyorum. Bir yenilik, bir duygulanım, gezegenin ne kadar uçsuz bucaksız olduğunun bir işareti ve hakkında hiçbir fikrim, hatta bir görüntüm bile olmayan milyonlarca şeyin kanıtı olarak.

IV

Ortadan kaybolmayı çok düşünüyorum. Kendini bana dayatıyor. Onu en asgari anlamına indirgiyorum: görün-mez-leşmek. Görünmezleşmek için önce görünmüş olmak gerekir. Görünmeden önce şeyler kaybolmuş değildir. Ortadan kaybolmak, görünmenin, varlığın yıkımıdır. Kendini göstermemek. Ölmek gibi uç biçimler var; bu artık hiçbir şeyin ve hiç kimsenin karşısına çıkamamak demek. Ya da kaçırılmak: bu da bir söküp çıkarma şiddeti içeriyor (bana askeri diktatörlük ile ekstraktivizm arasındaki sürekliliği düşündüren bir şey). Benim ortadan kayboluşum ise bölgesel ve sonlu. Görünmeyi olduğu gibi yok etmiyor, bir görünme biçimini yok ediyor. Başka özelliklerle görünmek istiyorum. Bunun için de yeni koşullar, yeni duygulanımlar aramaya başvuruyorum.

Yıllar içinde fark ettim ki ortadan kaybolmak istediğimde geniş yerler arıyorum. Güney Denizi, çöl, Puna, Patagonya. Asla şehirler değil (onları hızlanmak istediğimde ararım): hep seyrek nüfuslu jeolojik devler. Benim ortadan kayboluşum insan bakışlarını fazlasıyla hesaba katıyor, onların önünde görünmeyi bırakmaya çalışıyor. Ama bu, dağı ya da denizi birer dekora ya da sıradan tanıklara indirgemiyor.

Benim ortadan kayboluşum bölgesel ve sonlu. Görünmeyi olduğu gibi yok etmiyor, bir görünme biçimini yok ediyor. Başka özelliklerle görünmek istiyorum.

Şili'deki Espolón Gölü'nde şunu yazmıştım: Neden enginliğe başvuruyorum? Neden insan dışı hızlara sahip, bazen çok yavaş, bazen çok hızlı devlere yaklaşmak ve onların içine karışmak ilgimi çekiyor? Devasa tanıklar beni, kritik anlarda bile, hafifleten bir ölçeğe yerleştiriyor. Birkaç yıl önce önemli kararlar almak için Arjantin'in And bölgesine gitmiştim. Bunun için dağın derinliklerine daldım. Bütün gün yürüyor, sığınaklarda uyuyordum. İndiğimde bir otobüse atladım ve Los Alerces Parkı'nda, Futalaufquen Gölü'nün karşısındaki küçücük bir kulübede tek başıma bir hafta geçirdim. Münzevi modu. Yalnızlık ve karar. İç gözlemin serpilebilmesi için insanı az bir çevre. Çünkü benim iç gözlemim sadece içe doğru gitmeyi değil, başka bir dışarıda olmayı da içeriyor.

Bu yıl, büyük bir kararın ağırlığını değil de bitmek bilmeyen, kaygı pompalayan, art arda gelen hükümet kaynaklı bok tsunamileriyle dolu bir yılın tükenmişliğini hissederken —o kısacık ve hızlı nefesi cilalayıp duran bir yıl (nefesinizi kontrol edin: veri dolu)— enginlik bana sarılıyor, ben de sarılmasına izin veriyorum ve biçimimi yitirmeye başlıyorum.

V

Belagatle ilgisi olmayan bir düzlemde öforikim. Bedensel, ifadesel bir öfori bu. Saatlerce durmadan yürüyebilirim ya da bir o kadar saat kıpırdamadan durabilirim. Bu ortadan kayboluş ne çalkantı ne de kıpırtısızlık demek; başka bir anahtarda, başka notalara akort edilmiş halde hareket etmek demek. Yorgunluğun anlamı değişiyor, rahatsızlık kavramım değişiyor. Yoksa botlarımı delip geçmeyi başarmış, ayak bileklerimi ve ayak üstlerimi mahveden pıtraklarla dolu ayaklarla neredeyse on kilometre yürüyebilmem; tepesi, uyarıldığım üzere içinde puma olabilecek mağaralardan oluşan bir labirente benzeyen bir yükseltiye tırmanmam; ya da nehrin bir dirseğine upuzun bir süre bakakalmam açıklanamaz.

Bu yanal harekette (yani: anlık olarak olup bitene daha dikkatli bir harekette) kendimi giderek yayılan bir doku olarak keşfediyorum. Yırtılmaktan acı çekmiyorum, tam tersine. Bu beni güçlendiriyor. Beni kendi eylemimden çok çevreyle iç içe geçiriyor. Kendine ait olmayanın içinde olmak: bahsettiğim ortadan kayboluş bu.

Ölmek istemiyorum, ama ölmekten de korkmuyorum. Paz'a diyorum ki: burada ölebilirim ve o kadar da kötü olmaz.

VI

Artık hangi gün olduğunu bilmiyorum ve bilmeye de ihtiyacım yok. Oturup bir tepeye bakıyorum. Cabeza de Indio. 1600 metrelik güzel bir oluşum. Sahiplerinin birkaç Arjantinli milyoner olduğunu söylediler. İsimlerini söylemediler. Söylemek istemediler. Sadece izinleri olmadan gidilemeyeceğini, çünkü birkaç çiftlik kapısından geçmek gerektiğini. İnanılmaz. Orospu çocuğunun biri bir tepe satın almış. Orada yaşamıyor, muhtemelen hiç gitmiyor bile. Belki işletilebilir bir madeni vardır. Her gerekçe bana saçmalık gibi geliyor. Kapitalizmin tarihi, var olmuş en absürt tarihlerden biri. Kapitalizm ne kadar adaletsizse o kadar da absürt. O sahipleri düşünüyorum ve bende hem nefret hem acıma uyandırıyorlar. Tepeye bakıyorum ve yürümek isteyen herkese açık olmamasına inanamıyorum. Patagonya'da tel örgüyle çevrili alanlar öyle geniş ki bazen yokmuş gibi bir göz yanılsaması yaratıyor, ama bu bir ölçek meselesi. Özel mülkiyetin, beni yanlara doğru düşünmeye, erimeye, karışmaya iten o güce bir sınır olduğunu düşünüyorum. O hareketi geri püskürten bir duvar. Kapitalizm, görünme imkânlarını sınırlamaya yönelik büyük bir operasyon, ama aynı zamanda, ve bunu şimdi anladığımı hissediyorum, ortadan kaybolma imkânlarını da. Sınıf mücadelesi aynı zamanda orada olmamanın koşulları ve imkânları için bir mücadele. Ve sermayenin mantıkları, hareketi yoğunlaştırmak için kapatmadan denetime, yani çevrelerin yönetiminden güzergâhların yönetimine kaymış olsa da, merkezinde atmaya devam eden şey bulunma ve bulunmama biçimlerinin dayatılması. Değerlenme ve/veya ölüm.

VII

Ortadan kaybolma imkânları beni her zaman ilgilendirmedi. Ama bugün, çekincelerle de olsa, onları hesaba katıyorum. Ve bazı fenomenleri işaret olarak okuyorum: bütün bunların hayatımın müzikal açıdan en ambient dönemine denk gelmesi tesadüf olamaz. Pandemiden hemen önce başlayan ve hâlâ kapanmamış bir dönem. 2020 karantinasında, çok ambient dinlememin nedeninin onu bir tür akustik sağlık bariyeri olarak deneyimlemem olduğu sonucuna vardım. Endişeleri yatıştırmanın, askıda kalmayla barışmanın; yüzleşilmesi gerekenle yüzleşmek için yer açmanın bir yolu.

Son zamanlarda bolca Hiroshi Yoshimura, Satoshi Ashikawa, Iu Takahashi, Eric Olsen, Lumtz, Loscil, Laraaji, Federico Durand, neosika, Slow Attack Ensemble ve Eno, Pauline Oliveros, Suzanne Ciani, Aphex Twin ve William Basinski gibi türün devlerini dinliyorum. Platformların önerdiği, dinlediğim ama kim olduklarına bakmak için durmadığım başkaları da var. Ambient çok zengin bir tür; enstrümantal ve tınısal varyasyonlarla dolu, dokular ve müzikal renklerle bezeli. Yalnızca tekrar varmış gibi görünen yerde bile farklar üretmeyi başarıyor: drone bunun en bariz örneği.

Ambient çok zengin bir tür; enstrümantal ve tınısal varyasyonlarla dolu, dokular ve müzikal renklerle bezeli.

Üstelik üretildiği yerler estetik birer imzaya dönüşüyor: Japon ambient'i İsveç ambient'inden farklı; Arjantin And bölgesinin ambient'inde İngilizlerde bulamayacağın tonlar var. Şöyle bakalım: Corcovado Nehri'nin kendine has bir uğultusu var, tıpkı Amazon gibi, Tuna gibi. Ses sanatı ve saha kayıtlarıyla diyalog halinde olduğundan ambient adının hakkını veren bir tür; tam da çevresel. Çevresini dinliyor, onu yeniden üretmeye ya da ondan yola çıkarak üretmeye çalışıyor.

Söylediğim gibi: pandemide ambient'i bir sağlık bariyeri olarak deneyimlediğimi anlattığım bir deneme yazdıysam, son zamanlarda onu bir çıkış müziği olarak dinliyorum. Neyden çıkış? Nereye doğru çıkış? Foucault, burada, aramızda olan o öteki-mekânları adlandırmak için heterotopyalardan söz ediyordu. Ütopya olmayan, farklı hayatlara kaçış olan yerler. Yanlara doğru bir düşünce. Dakikalar sürebilen hayatlar. Ambient, bir fon müziğinden çok, yakın zamandaki heterotopyalarıma açılan bir geçiş kanalı.

Ambient bir dağa benziyor, çünkü aranan ya da bulunan şeyin kişisel olmayana dair bir duygu olduğu bir yere açılan bir geçit. Bir ortadan kayboluş, bir merkezden kayma, bir yırtılma. Ambient'in kozmik, hayvansal, böceksi, mineral, organik, makinesel yanı bundan. Bireyin hem üstünde hem altında duruyor. Bir iç organ gibi, bir elektrik kablosu gibi, bir tardigrad gibi. Eserlerde vokalin ve şarkının azlığı da bundan. Ambient, ortadan kaybolmaya, asgari müdahaleye itmeye pek elverişli bir müzik. Değerlerini iradeye, merkeziliğe, başrole (başka bir deyişle kahramanlığa) demirleyen bir bakış açısından bu dehşet verici gelebilir, ama ön-yatkınlığa, gevşemeye, alımlamaya değer veriliyorsa, burada hiçlik yerine bir şey var.

VIII

Bu denemenin terimleriyle, ortadan kaybolmak bir ortam ve faillik değişikliği gerçekleştirmektir. Bir indüksiyon egzersizi. Tatile gitmekten çok asit atmaya benziyor. Yeniden ortamlanmak, çevreyle ve kendinle ilişkiyi yeniden yapılandırmak, farklı duygulanımlara ve duyarlılıklara maruz kalmak, belki hiç harekete geçirilmemiş bilgilere ve belleklere başvurmak, mümkün olanın alanını açmak, beklenmedik olanın alanını açmak.

Kaybolmak, mümkün olanın yelpazesinde bir değişiklik yaratmaktır. Bir sıçrama, bir geçiş. Bugün “mümkün olan” bir reklam sloganına, spekülatif ve güvenlikçi tahakküm tarzının taşıyıcısına dönüşmüşken, geri çekilmek, bu derginin editör yoldaşlarının “bilişsel savaş” dediği şeyde bir silah olabilir; ki bu savaş, en azından kısmen, olasılıklar ve görünürlükler üzerine kurulu bir söylemden ibarettir.

Kaybolmada, tıpkı Lars Von Trier'in Beş Engel'inde olduğu gibi, kaynakların yelpazesi daralır; bazı kaynaklar artık el altında değildir, yasaklanmıştır. Kişinin kendine koyduğu yasaklar. Ama kıt bir ortamda da icat vardır, çünkü daha önce fark edilmeyen olasılıkları görme imkânı doğar. Tıpkı ambient'te olduğu gibi: orada çoğu zaman küçük varyasyonlar ya da tekrarlayan sesler, tekdüze ama zengin bir sahneyi adım adım kurar.

Kaybolma arzusu, ambient'in bu özelliğiyle yankılanıyor gibi: yoksullaşmak için değil, eksiltmenin kendisinden yola çıkarak zenginleşmek için geri çekilmek. Biraz Francois Jullien'in antik Çin müziği hakkında söylediği şey: orada sessizlik, mümkün olan bütün sesler olarak düşünülür.

IX

Son zamanlarda, kaybolma iradesi diyebileceğim bir şeyi ortaya koyan edebi, sanatsal ve sinemasal eserlerle karşılaşıp duruyorum. Bence bu eserler, bir şeyler kazanmak için biçimleri, alışkanlıkları, ilişkileri, ufukları yitirmeye dair güncel bir arzudan söz ediyor: zamanı algılamanın, tasarlamanın, hesaplamanın, alışverişin, var olmanın yeni yollarını kazanmak için.

Kaçış her zaman bir vaat biçimi olmuştur. Negatif bir cennet, hakkında hiçbir şey bilinmeyen bir cennet; tek bilinen, burası olmayacağı. 2001'de dükkânlara asılan yazılar “Her şeyi kapatıyorum, siktir olup gidiyorum” diyordu. Bugün “Bu boku kapatıyorum, her şeyden gidiyorum” diyebilirlerdi. Tıpkı Juan José Becerra'nın Toda la verdad romanının kahramanının diyebileceği gibi: bir gün ofisten çıkar ve yürümeye başlar, yürür, yürür. Ta ki şehir geride kalıp başka bir dünya belirene dek. Ya da Fernando Katz'ın yayımlanmamış romanı Lengua y civilización'daki gibi: karakter hayatında iz bırakmış yerlere geri döner; o izleri başka izlere, başka bir şeye dönüştürmek ve oradan çözülmeye, ontolojik bir kucaklaşma olarak unutuşa doğru yönelmek için. Belki huzur bile denebilecek bir şeye doğru. Onu kişisizliğe götüren temel, ateist bir dönüşüm.

Kaybolma arzusu sınıfları kesip geçer. Ayrıcalık, kaybolmanın mümkün olduğu zamanlarda ve yerlerdedir. Bu yüzden kaybolamamak da sınıfsal özellikler taşır. Ve bugünkü sıkıntıların ve acıların belirleyici bir kaynağıdır. Gitmek isteyip gidememekten daha acı verici pek az şey vardır. Fedakârlık anlamı tam da orada doğar, o huzursuzluğa başka bir anlam verebilmek için; çaresizlik, bezginlik ve güçsüzlük de orada büyür.

Kaybolma arzusu sınıfları kesip geçer. Ayrıcalık, kaybolmanın mümkün olduğu zamanlarda ve yerlerdedir. Bu yüzden kaybolamamak da sınıfsal özellikler taşır.

Kendimizi kapana kısılmış hissettiğimiz bir durumda olduğumuzda, bir boğulma hissi filizlenir. Bifo Berardi'ye göre nefes alamamak, aşırı basınç uygulayan, herkesi evrensel rekabete iten ve yoksulları ve ırksallaştırılmışları boğarak öldüren kapitalizm koşullarımızdaki baskın histir; bu kapitalizm bir yandan da atmosfere tonlarca karbondioksit salarak havayı ağırlaştırır, nefes almayı zorlaştırır. Milyonlarca insan kısa kısa nefes alıyor.

X

Trenque Lauquen, Laura Citarella'nın yönettiği, Laura Paredes'le birlikte yazdığı o olağanüstü film, bir kaçış ve kaybolma arzusunun hikâyesini anlatır. Kahramanı Laura önce büyük şehri terk eder. Sonra sevgilisini terk eder. Kısa süre sonra da filme adını veren küçük şehri terk eder (bu arada bu ad jeolojik bir oluşuma da gönderme yapar, çünkü Trenque Lauquen mapundungun dilinde “yuvarlak göl” demektir). Diğer insanların karşısındaki varlığı giderek geri çekilir. Varlığına tanıklık edebilecek olanlar gitgide azalır. Laura yavaş yavaş kaybolur. Varlık duygusu değişir, o varlığın tanıkları değişir.

Laura kaybolur ama, burada artık yapamadığını başka bir ülkede yapmak için Ezeiza'nın yolunu tutan o kompulsif göçmen (Lewkowicz dixit) gibi değil. Onun yöntemi, bir zamanlar sahip olduğunu aramak için başka bir yere gitmek değil; başkalarının önündeki varlığını yoğunlaştırmak için bir yere gitmek de değil. Ölmek de değil. Laura bunun yerine sanki kırda çözülmeye başlar. Toprakla ve bitkilerle karışıp gider. Peyzaja dönüşür. Çevreye dönüşür. Tam da ambient'e dönüşür. Şöyle diyelim: mineralleşmeye meyleder.

Sanki insan dağa dönüşüyormuş gibi; sanki Ci Xin Liu'nun anlattığı dağ gibi algılayabiliyormuş gibi: “Dağın gözünde insan dünyası neydi? Belki de yalnızca boş bir öğleden sonra seyrettiği bir şey. Önce düzlükte küçük canlılar belirdi. Bir süre sonra çoğaldılar, bir süre daha geçince karınca yuvalarını andıran yapılar diktiler ve bu yapılar hızla bölgeyi kapladı. Yapılar içeriden parıldadı, bazılarından duman yükseldi. Bir süre daha geçti, ışıklar ve duman kayboldu, küçük canlılar yok oldu, yapıları çöktü ve kumla örtüldü. Hepsi bu kadardı.” Kaybolmak: dağa dönüşme sanatı.

XI

Gabriel Tarde, 20. yüzyılın başlarında yaşamış, insanları tanımlayan icat etme yetisiyle tekrar etme ve taklit etme yetisi arasındaki ilişkilerle ilgilenen Fransız bir sosyologdu. Birbiriyle çelişen değil, birbirine muhtaç yetiler.

Bu yıl Cactus yayınevi tarafından yayımlanan, Tarde'ın 1896'da yazdığı Fragmento de historia futura romanı alışıldık bir sosyoloji çalışması değil. Bir bilim kurgu eseri bu: Dünya'nın nüfusu, yüzeyi yaşanmaz hale getiren bir dizi kozmik ve iklimsel olay yüzünden yüzeyde yaşayamaz olunca yeraltında bir dünya icat eder. O dünya bizimkinden çok farklıdır. Daha adil, daha birlikçi, daha dayanışmacı bir dünya. Güneşten gönüldaşlığa. Daha iyi olabilmek için, felaket koşullarında görünmez olmak, yeraltına çekilmek zorunda kalmış bir halkın hikâyesi. Ve bu süreçte geride biyolojik âlemin devasa bir bölümü kalır. Derinliklerde ne bitki vardır, ne ağaç, ne büyük hayvanlar. İnsan bu çevreyi yitirir ama her şey kaybolmuş değildir: yaratıcılığı onu mineralin olanaklarıyla yeni biçimlerde buluşturmayı başarır. Biyoloji açısından daha az görünen ama aslında çok olduğu ortaya çıkan, yüzeydeki yaşamın evrimsel bolluğunda var olandan daha adil bir toplum kurmaya yetecek ve gerekecek kadar çok olanaklar. Tarde, bugün ekolojik kriz koşullarında yankılanan bir soruyu ortada bırakır: Ya adalet, kaybetmeyi de gerektiriyorsa?

Fragmento, kulağa bir tür avant la lettre küçülmecilik gibi geliyor; burada yaratıcılık bastırılmıyor (John Zerzan usulü bir ilkelcilik değil bu), yeni ilkeler doğrultusunda yeniden yapılandırılıyor ve yönlendiriliyor. Sert duruyor ama roman, bazen adalet üretmek için iyi bir felaketin gerektiğini söylüyor gibi. Tangoda dendiği gibi: “Önce acı çekmeyi bilmek gerek, sonra sevmeyi, sonra gitmeyi ve en sonunda düşünmeden yürümeyi”; bu yazının fikirleri ışığında okununca kulağa biraz kaybolma stratejisi gibi geliyor.

Tarde, bugün ekolojik kriz koşullarında yankılanan bir soruyu ortada bırakır: Ya adalet, kaybetmeyi de gerektiriyorsa?

Vietnam'ı neredeyse bir yüzyıl boyunca sömürgeleştirmiş bir ülkeden gelen Tarde'ın romanında Vietnam Savaşı'nın hikâyesini neredeyse okuyabiliyorum. Yüzeyde oraya buraya yağan bombalar; bu arada Vietkong'un tünellerinde daha adil bir varoluş ilkesi inşa ediliyordu, ki bu aynı zamanda bir çatışma ilkesiydi. Belki tünelle siper arasındaki büyük fark budur. Siper bekleyiş ve pusudur. Tünel üretimdir. Siper görünmede bir paranteztir; tünel ise kaybolmayla görünme arasında yeni bir ilişkidir.

XII

Bir konjonktürü tek bir anlama ya da güce indirgemenin pek faydası yok (bu yüzden çağdan söz etmiyorum) ama bugün bir kaybolma arzusu olduğunu söyleyebiliriz. Karıştırmamak lazım: burada mesele siyaseti, bağlılığı, başkalarını önemsemeyi bırakmak değil. Bu arzu başka türden. Neredeyse bir strateji; siyaset, bağlılık, başkalarını önemseme olabilsin ya da yeniden olabilsin diye. Zaten var olan kopuklukların açığa vurulması. Arzulanan bağlantıların önündeki zorlukların. Neden değil, sonuç.

Neredeyse bir strateji; siyaset, bağlılık, başkalarını önemseme olabilsin ya da yeniden olabilsin diye. Zaten var olan kopuklukların açığa vurulması.

Belki de bu, Los Pichiciegos denen o müthiş romanın olası okumalarından biridir. Haklı ama haksız gerekçelerle yürütülen bir savaşta, pichiciego'lar ölmek istemez, bu yüzden firar ederler. Savaşın kıyısında bir hayat kurarlar. Antikahramandırlar ama aynı zamanda konukseverdirler, iyi niyetlidirler, anlayışlıdırlar. Vietnamlı askerler gibi inlerini yeraltına kurarlar. Nitekim Ediciones de la Flor'un yaptığı ilk baskının adı Los Pichy-cyegos. Visiones de una batalla subterránea. idi. Vietnamlılardan farklı olarak düşmanı şiddet yoluyla yenmeyi beklemezler. Buna güçlerinin yetmeyeceğini bilirler. Ölmeyle kazanmayı karıştıran kahramanlardan daha akıllıdırlar. Aşkınlığın tuzakları. Pichiciego'lar pasifist değildir, savaş bitsin diye hiçbir şey yapmazlar. Daha çok barışçıldırlar; bitmesini beklerler, savaştan ve savaşın kenarında geçinirler. Tedirgin edici olan şu: savaşçı bir ethos için çekilmez olan bu figürün altında, varlıkları paradoksal biçimde savaşın sona ermesine katkıda bulunur. Firarları, geri çekilmeleri, kayboluşları, varlıklarının yaratamayacağı bir fark yaratır.

XIII

2000'lerin başında Rafael Pinedo'nun Plop, ya da Pedro Mairal'ın geriye dönük tarih kurgusu La guerra del desierto, gibi, kaybolan toplumların hikâyesini anlatan romanlar çıktı. Plop örneğinde bitmek bilmeyen bir yağmur, tıpkı Tarde'ın güneş fırtınalarının Fragmento de historia futura'da bu olasılıkları yiyip bitirmesi gibi, yaşamın olasılıklarını yavaş yavaş yiyip bitirir; geriye anlamsızdan çok acımasız bir kabile varoluşuna hapsolmuş bir dünya kalır. Mairal'da, Tarde'dan farklı olarak, başka bir düzleme kaçış yoktur; düzlemlerin sökülmesi, çöküş vardır. Ama her ikisinde de bireyler direnir. Öyle ki Plop adlı karakter de La guerra del desierto'nun kahramanı María da hikâyenin baştan sonuna dek ayakta kalır. Bir başka iyi örnek de Salvador Benesdra'nın El traductor romanı olurdu; bir geçiş gibi görünebilecekken bir yok oluşa, mutlak ya da nihai bir geçiş biçimine dönüşen şeyi anlatır.

Üç örnekte de toplumsal ilişkiler giderek dağılır; ama her şeye rağmen, bireylerin direndiği bir dünya gibi bir şey ortaya çıkar. Sanki dünya onları bir tutarlılığı, bir ilgiyi, bir ufku yitirecek kadar etkilemeyi başaramıyormuş gibi. Bir çöküş anlatısı olan 76-89-03'te bile, değişen bir arka plana karşı bir tür ısrar hissedilir. Ya da Pizza, Birra, Faso'da. Ya da Okupas'ta. 2000'de her salı akşamı Vulnerables'i izleyerek biz kitleler bile televizyonda terapiye gidiyorduk. Ve 2002'de Paul Auster'in Son Şeyler Ülkesinde romanını okuduğumu hatırlıyorum.

Bugün ise Rita Indiana'nın La mucama de Omincule romanını, Pereyra Estabani'nin Vayasí kitabını, China Miéville'in Şehir ve Şehir romanını, María Cristoff'un Inclúyanme afuera kitabını ve Octavia Butler'ın Xenogénesis üçlemesini yeni bitirdim. Fark ediyorum ki bu kitapların hiçbiri dağılan dünyaları anlatmıyor; mutasyona uğrayan bireysellikleri, sınırların krizini, zamanların patlamasını anlatıyor (bu, La guerra del desierto'nun tersine işleyen doğrusallığından ne kadar farklı). Fantastikle tuhaf arasında, bir türlü tam kavranamayan gerçekliğin hep bir katmanı daha var; önceden kestirilmesi imkânsız, kendi mantığı olan bir katman. Bu anlamda, her şeye rağmen, olası dünya kavramı, hangi edebi biçime bürünürse bürünsün, nihayetinde bir dünyadır. Ama o dünya, içinde yaşayanlarda derin değişiklikler talep eder, dayatır. Kaybolmak, bu değişimin bir anıdır.

Devrim, toplumsal bir konumun (işçi sınıfının) varoluş koşullarını değiştirerek sonunda o konumun kendisini ortadan kaldıran (emeği ve sömürüyü ilga ederek) bir dizi eylemi hayata geçirdiği süreçse, kaybolmak da toplumsal bir konumun kendini ortadan kaldırma stratejisi gibi görünüyor.

XIV

5 Haziran 2026'da Indio Solari öldü. Bütün gün ağladım; nehir gibi değil, deniz gibi: dalga dalga. Günler geçtikçe beklenmedik bir sonuca vardım, o ölümü bu metne bağlayan bir sonuca: Solari'yle birlikte bir kaybolma sanatçısı öldü.

Los Redondos yeraltının ustalarıydı (2013'te Agustín Valle ve Ignacio Gago'yla birlikte yazdığımız gibi, kitlesel bir yeraltının), saklanmış ve pusuda bekleyen (“uyuyor, ya da uyuyormuş gibi yapıyor”), ama aynı zamanda mahremiyetin de müritleri; mahremiyet ise her zaman bir görünmeme hâli, ya da bakışlara konan bir sınırdır. Bir görünürlük politikası.

Kaybolmak: biçimini yitirme, başkaları ve insanın kendisi için biraz yeri belirsiz, biraz öngörülemez hâle gelme alıştırması.

Indio bile sonuna kadar varlığını ölçülü dozlarda veren biriydi, (salt “iletişim”in değil) aktarımın stratejistiydi. Hologramlar aracılığıyla sona dek uzayan o görünüp kaybolma hâlinde (aynı anda hem orada olup hem olmamanın son bir biçimi) inanılmaz kalıcı etkisinin büyük bir kısmı yatıyor.

Onun sanatı aynı zamanda hem kendisi hem başkaları için bir son koyabilmekti; buna zarif demeyi seviyorum. Gitmesi gerektiğini önceden, zamanında haber verdi. Başkalarını, yani bizleri, yokluğunun sahnesine alıştırdı. Bu jest, onlarca yıl boyunca kaybolmayı pratik ederek yontuldu; bu gidip gelme bizi yalnızca başkalarından çekip almakla kalmaz, görünürken keşfedilmesi mümkün olmayanı keşfetmemize de olanak tanır. Kaybolmak: biçimini yitirme, başkaları ve insanın kendisi için biraz yeri belirsiz, biraz öngörülemez hâle gelme alıştırması. Ne de olsa nefes almanın koşullarından biri, bir anlığına nefessiz kalmaktır.

Sumate a 421 →