Tarih Felsefesi: Geçmişin kurguları geleceğimizi nasıl biçimlendiriyor
Yeni kurgular kılığında Tarih Felsefesi siyaseti, ekonomiyi ve geleceğe dair hayal gücümüzü biçimlendirmeyi sürdürüyor. Hegel'den Nick Land'e.
Çıkış noktası, kısa süre önce beni kıyamet hakkında yazmaya iten öncülle aynı: Geleceğe dair hayal gücümüz ne bize ait ne de özgür. Bize bir model sunan büyük kurgusal yapılar tarafından kodlanmış durumda; biz de sonra o modeli sevimli karakterciklerle ve dekorlarla dolduruyoruz. Bugün geleceğe dair hayal gücü yapılarının unutulmuş kraliçesinden bahsedeceğiz: Tarih Felsefesi. Defalarca öldüğü ilan edildi ama iyi ya da kötü, tarihsel hayal gücümüzde tam gaz çalışmaya devam ediyor. Bu yazı hızlı ve özensiz bir giriş olma niyetinde. Hadi bakalım.
Biz zamanın içinde varız. Buraya kadar anlaşıyoruz. Gelgelelim, kuşaklar boyunca kültür biriktiren, topluluklar kuran ve zaman içinde bu topluluklara olup bitenleri kayda geçiren insanlar olarak, zamandan biraz daha fazlası olan bir şeyin içinde var olduğumuzda uzlaşmışız; bu şeye de tarih demeye karar vermişiz. Yunanların bir olayın görgü tanığını, yani bir şey görmüş ve bu yüzden neyin ne olduğunu bilen kişiyi ifade eden histor diye bir ismi vardı. Herodot Pers Savaşları'nı belgeleme hevesiyle tanıklarla konuşurken, tanıklar arasında soruşturma yapma ve gördükleri için bildiklerini yazıya geçirme faaliyetini anlatmak için historein fiil biçimine başvurdu. Bu soruşturmalar sistemleştirilince historíai adını aldı. Geçmiş olayların anlatısı olarak çoğul "tarihler"in yerini, "kolektif tekil" denen "Tarih"e bırakması için yüzyıllar geçmesi gerekti; ki bu kafası güzel bir sanat kolektifi değil, çok sayıda şeyi kapsayan ve kendi altında toplayan tekil bir isim. Tarih kavramını tarihselleştirmek, hiçbir şeyin hep var olmadığını hatırlamamız için eğlenceli bir yol. Ama ona sonra döneceğiz: şimdilik bu dolambaç, en azından başına bir şeyler gelen bir toplumun üyeleri olarak tarihin içinde var olduğumuzu kabul etmeniz içindi (şu aşamada tarihin kahramanca bir parçası olduğumuzu mu hissettiğimiz, yoksa asıl olay başka yerde dönerken hayatta kalmaya çalışan birkaç ayı mı olduğumuz önemli değil).
Demek ki tarihle pek çok farklı şekilde ilişki kuruyoruz. Genelde kendimizi özdeşleştireceğimiz bir geçmiş seçiyoruz. Bu postmodern çağda yaşamaya mahkûm edilmiş bir Roma yüzbaşısı mısın? Tabii ki öylesin, şampiyon. Alberdi'nin mirasçısı mısın? Facundo'nun korkunç gölgesi misin? Öldüremedikleri işçilerin mi, yakamadıkları cadıların mı torunusun? Tupac Amaru musun, yoksa İspanyollığın kendisi mi? Rucci misin, Tosco mu? Düşenlerin sesi misin, yoksa kazananların şımarık evladı mı? Kimliğimizin büyük kısmını, bizi harekete geçiren tarihsel bir geçmişle özdeşleşerek inşa ediyoruz. Ve o geçmiş neredeyse her zaman gelecekte yapmak istediklerimiz yüzünden umurumuzda. Alberdi'nin mirasçısı mı yoksa Facundo'nun gölgesi mi olduğun tartışması, belli ki Arjantin'in geçmişinden çok geleceği üzerine bir kavga.
Kimliğimizin büyük kısmını, bizi harekete geçiren tarihsel bir geçmişle özdeşleşerek inşa ediyoruz. Ve o geçmiş neredeyse her zaman gelecekte yapmak istediklerimiz yüzünden umurumuzda.
Yani tarihle ilişkimiz aynı zamanda bir gelecek meselesi. Daha doğrusu gelecek üzerine siyasi bir kavga. Ya ama, diyeceksiniz, tarih ciddi epistemolojik standartları olan akademik bir disiplinse, bir de kalkıp gelecekle uğraşması tam bir keşmekeş değil mi? Elbette öyle. İşte bu yüzden, giyotinlerin ve kafasız aristokratların devrindeki parlak döneminde, geleceğin tarihine dair soru o güzel adını aldı: "Tarih Felsefesi".
Neden mi? Çünkü tarihin olaylarını sormak yerine, tarihi şu ya da bu yöne iten altta yatan dinamikleri ya da güçleri soruyor. Hegel'in deyişiyle, pragmatik tarihten ayrılan düşünen tarih incelemesi. Ya da Kant'ın istediği gibi, ilk bakışta tam bir karmaşa gibi görünen şeyin içinde düzenli bir seyir bulmamızı sağlayacak genel yasaların peşine düşmek. İşte burası biz epik müptelası şişkoların heyecanlandığı yer, çünkü şehirleri yakan, orduları yok eden, gözetleme kulelerinden ebedi imparatorlukların da unutulmuş mahallelerin de kaderini aynı şekilde yöneten gümbür gümbür tarihsel güçlerden bahsediyoruz.
Ne yazık ki tarih felsefesinin öldüğü defalarca ilan edildi. Bir bakıma haklılar da, muhtemelen tarihin güçleri diye bir şey yok. Yine de bu disiplin yaşayan ölüler safında yer alıyor; çünkü akademi ölüm belgesini kaç kez imzalarsa imzalasın, bilimkurgu, siyaset teorisi ya da ekonomi kılığına girip geri dönmekte ısrar ediyor. Bu yazının sonunda, tarih felsefesinin hâlâ geçerli olduğunun şu sıralar gündemi meşgul eden iki alanda özellikle açık olduğuna dikkat çekmek istiyorum: hızlandırmacı tartışmalar ve iktisat teorisi. Bu tartışmaları "tarih felsefesi" gibi anakronik bir etiketin içinde ele almayı önermemin ne faydası var? Bütün gün anonlarla gelecek hakkında tartışacaksak, en azından bu tartışmanın bir geleneğe dahil olduğunu ve konuya dair uçuk kaçık fikirlerimizin neredeyse her zaman, farkında olmadan fiyonguyla paketlenmiş halde satın aldığımız büyük kurgusal modellerin yeniden formüle edilmesinden ibaret olduğunu anlamak iyi olur.
Ama internet çağına dönmeden önce, bu tarihsel hayal gücü manyağına eşlik etmek isterseniz, tarih felsefelerinin yükselişi ve çöküşü üzerine hızlı bir gezintiye çıkalım. Doğrudan güncel tartışmaya geçmek istiyorsan, hiç beklemeden "The dead don´t die" bölümüne atla. Kendi maceranı seç.

Daire mi, çizgi mi? Gelecek ve umut
Tarih felsefesi adını almadan önce de teolojik-metafizik tartışmalar zamansallığın figürlerini metaforlaştırmakla uğraşıyordu. Robi Chuit Roganovich'in Lucrecia Martel'in sineması üzerinden yazdığı bir köşe yazısında hatırlattığı gibi, tarihsel olarak birbirine karşıt iki model var: daire ve çizgi. Pek çok dünya görüşünde bulunan ve doğayı algılayışımıza epey uyan birincisi, her şeyin yeniden başladığını, yok olanın yeniden doğduğunu, şeylerin aynı ya da benzer şekilde tekrar yaşandığını ima eder. Çizgi modelinde ise bir başlangıç ve bir son vardır.
Her birinin kendine göre avantajları var ve çoğu zaman üst üste biniyorlar. Platon öncesi Yunanlar doğal dünyayı döngüsel, bireysel hayatı ise doğrusal düşünüyordu. Kendini yenileyen bir dünyada ölen tek şey biziz. Hristiyan teolojisi ise Yaratılış'ı ve Vahiy'iyle doğrusala meyleder. Elbette Vahiy'de bir şey yeniden başlıyor, ama birebir bir tekrar söz konusu değil; burada çok sevdiğim bir argümanı, Hipponlu Augustinus'un (dostları için Aziz Augustinus) argümanını devreye sokmak istiyorum: umut. Döngüsel zamana karşı savunması şöyle der:
Eğer artık sefaletine geri dönmeyecek olan ruh, daha önce hiç olmadığı kadar özgürse, onda daha önce hiç yaşanmamış bir şey, gerçekten büyük bir şey gerçekleşir: ebedi mutluluğu bir daha asla kaybetmeyecek olması. Ve ölümsüz doğada, ne önceki ne de sonraki herhangi bir döngüde tekrarlanmayan böylesine önemli bir yenilik gerçekleşiyorsa, aynı imkân ölümlü varlıklar için neden inkâr edilmek isteniyor? (Tanrı Devleti, XX. Kitap, XIII. Bölüm).
Umudun olabilmesi için bir şeyin bir kere ve sonsuza dek değişmesi gerekir; atlatılan her işkencenin tekrar yaşanacağını düşünmekte bir ıssızlık var. Bu argümanın çok güçlü bir yankısı "Nunca Más" gibi sloganlarda ve tarihi tekerrür etmesin diye inceleme yönündeki yaygın fikirde duyulur. Kolektif olarak çekilen acıların bir daha yaşanamayacağı umudu. Tabii distopik zamanlarda çizgi modeli bize korku da veriyor. Belki de bu yüzden bugün doğayı döngüsel olarak düşünmekte zorlanıyoruz: yaptığımız bokların sonsuza dek kalacağına inanıyoruz. Daire ve çizgi gündelik hayal dünyamızda bir arada yaşıyor; ister sıkıcı siyasi gerçekliğimizin her X yılda bir tekrarlandığını söyleyelim, ister baş döndürücü siyasi gerçekliğimizin bizi KAÇINILMAZ VE HIZLA X kadere sürüklediğini.

Zamansallık ve tarih üzerine Orta Çağ tartışmaları muhteşem bir tavşan deliği. Bayıldığım bir başka tartışma da İtalyan Pier Damiani'nin 11. yüzyıla ait De divina omnipotentia adlı eserinde karşımıza çıkıyor. Tartışma şuydu: Tanrı her şeye kadir olduğu için şimdinin ya da geleceğin herhangi bir şeyini değiştirebiliyorsa, geçmişin de herhangi bir şeyini değiştirebilir; zira Tanrı'nın zamanın doğrusal akışıyla sınırlı olduğunu söylemek pek de her şeye kadirlikle bağdaşmıyor. Dolayısıyla dönemin diyalektikçi filozoflarının en cüretkâr versiyonlarına göre Tanrı Roma'nın hiç kurulmamış olmasına karar verebilir, bu da bütün geçmişi olumsal hale getirir. Tanrı yaşadıklarını bile elinden alabilir. Kafamda anında Doctor Who'ya bağlanan bu harika tartışmayı Damiani pek ikna edici olmayan bir şekilde çözer: Tanrı geçmişi değiştirebilir, ama istemez. Ortaçağcı Silvia Magnavacca'nın hatırlattığı küçük bir inci: Borges "Öteki Ölüm" öyküsünde bu tartışmayla oynar; Pedro Damián (ee, tabii) adlı Entre Ríoslu bir gaucho utanç verici geçmişini değiştirmeyi başarır ve Masoller Muharebesi'nde kahramanca ölür.
Umudun olabilmesi için bir şeyin bir kere ve sonsuza dek değişmesi gerekir; atlatılan her işkencenin tekrar yaşanacağını düşünmekte bir ıssızlık var.
Hristiyan kıyametçiliği ile tarih felsefesi arasındaki kayıp halka muhtemelen 12. yüzyıl Kalabriyalı başrahibi Fioreli Joachim'de bulunabilir. Bizim Joaco, Augustinus'ta hâlâ ayrı duran iki dünyayı birleştirdi: dünyevi şehirle Tanrı'nın şehrini. Daha önce insanlık tarihi, anlamlı olayı beklerken az çok döngüsel olabilecek bir haksızlıklar yığınıyken, Fioreli Joachim'e göre dünyevi tarihin olayları ve kişileri dünyanın bütün tarihinin figürleri ve tamamlanışları olarak yorumlanabiliyordu. Kendi zamanının tarihsel aktörleri kutsal kitap tarihinde playing characters haline geliyor. Fioreli Joachim'in düşüncesiyle birlikte artık tarihi beklerken var olmuyoruz, tarihin içinde var oluyoruz.

Bu Orta Çağ gezintisinde ilgimi çeken şey, tarihe dair modern tartışmalara yol açan bütün meselelerin teolojik tartışmalar biçiminde zaten mevcut olduğunu görmek: Gelecekte yenilik mi var, tekrar mı? Tarihte zorunluluk var mı, yoksa her şey olabilir mi? Bizim ve çağdaşlarımızın eylemleri gerçekten önemli mi, yoksa ne yaparsak yapalım kıyamet gelecek mi?
Hiperstisyondan önce hiperstisyon (you Kant always get what you want)
Madem Doctor Who'yu andık, 18. yüzyılın sonlarına bir zaman sıçraması daha yapalım. Bu noktada tarih felsefesinin artık kendi adı var; bu adı Voltaire'in Töreler Üzerine Deneme'sinin bir bölümünden almış. Zor zamanlar: Prusya'yı Büyük Friedrich yönetiyor, ama Fransa'da XVI. Louis'nin durumu hiç iç açıcı değil, boynu ağrımaya başlıyor ve henüz nedenini bilmiyor. Kant'ın 1784'te Dünya Vatandaşlığı Amacıyla Evrensel Bir Tarih Düşüncesi ile ortaya koyduğu öneri, asıl anlamıyla tarih felsefesi olarak tanıdığımız şeyin iskeletini şimdiden çiziyor. Tarih üzerinde etkili olabilecek ve aksi halde savaş ve diplomasi alanında ağzına geleni saçmalıyormuş gibi görünen devletlerin maceralarında bir süreklilik ve ilerleme çizgisi bulmayı sağlayacak evrensel yasaların neler olabileceğine dair bir analiz.
Tarih felsefesine dair genel anlatı buradan itibaren kurulabilir, o yüzden en iyisi şunu aradan çıkaralım: Tarihi boydan boya kat eden, birikimli bir ilerlemeyle her şeyin daha iyi olacağı anlamlı bir amaca doğru yol alan sabit bir kolektif özne varsayan, öncesinde olan her şeyin geriye dönük olarak, sonunda hepimiz muradımıza erelim diye olması gereken şey olarak okunabileceği, son derece rasyonalist görüşler. Böyle koyunca epey savunulamaz bir şey, en çok da şeylerin anlamını garanti eden bir Akıl gibi bir şeyin varlığına olan güvenimizi kaybettiğimiz için. Ama tarih felsefesinin ölü sayılmasının klasik gerekçesi de bu eleştiri. Ben başka, daha ilginç yönlerini kurtarmak istiyorum.
İlki, şu avant la lettre hiperstisyon niteliği. İnsan Türünün Sürekli Olarak Daha İyiye Doğru İlerleyip İlerlemediği Sorusunun Yeniden Ele Alınması (al sana başlık) adlı metinde Kant, meselenin gelecek zamanın kehanete dayalı bir tarihini yazmak olduğunu söyler; ama ihtiyar mantarları tadıp o eski akıl sınırları mahkemesini unutmuş değildir. Peki o hâlde a priori bir tarih nasıl mümkün olabilir? “Eğer kâhin önceden haber verdiği olayları bizzat kendisi yapıyor ve düzenliyorsa.” Aynı metinde tarihi tahayyül etmenin üç olası biçimini ayırt eder: Birincisi, “terörist anlayış” dediği, tarihi giderek daha büyük bir çöküşe götüren felaketler yığını olarak tasavvur etmektir. İkincisi, ahlaki açıdan hiçbir engelle karşılaşmadan ilerlediğimize dair saf anlayış. Üçüncüsü, abderitçi dediği, Sisifos'un kayası imgesi: İnsanlık bir adım ilerler, sonra geri çekilir ve bu anlamsız bir döngü hâlinde böyle sürüp gider. O yüzden beni Kant'ın ilerleme sorununu nasıl çözdüğü pek ilgilendirmiyor; asıl altını çizmek istediğim, böyle bir deneme yazması gerekiyorsa bunun performatif etkisinden ötürü olduğunu gayet iyi anlamış olması. Geçmiş olayların anlatısından kopup büyük harfle Tarih'e, yani geçmişin, şimdinin ve geleceğin evrensel tarihine dönüşen modern tarih kavramının temelinde, kurmacanın dünya üzerinde, dünyanın içinden siyasal olarak işleyen modelleyici gücüne dair muazzam bir bilinç yatar. Tarih kavrayışımız terörist ya da abderitçiyse, biz de öyle davranmaya meyledeceğiz. Kant da bu yüzden başka bir şey yazması gerektiğini anlar.
Büyük harfle Tarih'te, kurmacanın dünya üzerinde, dünyanın içinden siyasal olarak işleyen modelleyici gücüne dair muazzam bir bilinç vardır.
Kurtarmak istediğim ikinci unsur: anlamsızlığa karşı bir efsun olarak tarih felsefesi. Evrensel Bir Tarih Fikri vs., vs.'nin girişinde Kant, “insanlık dokusunun delilik, çocukça kibir ve çoğu zaman da kötülük ve yıkım hırsı ipleriyle örüldüğünü” düşünmenin insanda uyandırdığı bezginlikten söz eder. Hegel ise tarih felsefesi derslerinde şöyle der:
Bizi ezen şey, en zengin figürün, en güzel hayatın tarihte batışını bulmasıdır. Tarihte seçkin olanın yıkıntıları arasında yürürüz. Tarih, ilgimizi çeken en soylu ve en güzel şeyi elimizden koparıp alır. Tutkular onu çökertmiştir. O fanidir. Her şey geçip gidiyor, hiçbir şey kalmıyor gibidir. Her yolcu bu hüznü duymuştur.
Ve tarih felsefesinin açıkça eyleme çağırdığı yer olması bakımından muhtemelen modern tarih felsefesinin zirvesi olan Marx şöyle yazmıştı:
Dolayısıyla dinin eleştirisi, özünde, dinin kutsal yansıması olduğu bu gözyaşı vadisinin eleştirisidir. Eleştiri zincirin üzerindeki hayali çiçekleri yolmuştur; ama insan artık teselli vermeyen, fanteziyle süslenmemiş zinciri sürüklesin diye değil, bu köleliği üzerinden atıp canlı çiçeği toplasın diye.
Kelimesi kelimesine alıntılamayı seçtim, çünkü kullandıkları metaforlar bütünü, felsefi ve tarihsel bir sistemin büyük bir hiperstisyon olarak, tarihi kavramanın yeni bir yolunu öneren büyük bir metaforlar bütünü olarak nasıl inşa edildiğini anlamak için önemli. Kant'ta anlamsızlığın verdiği kaygı, Hegel'de yok olup gidenin hüznü, Marx'ta ise hayatın insanlığın büyük çoğunluğu için düpedüz bok gibi olmasına duyulan öfke. Tarih felsefesi tarihe bir anlam tahayyül eder, çünkü bu boşluk karşısında bir şey yapmak ister. Bu aynı zamanda modernitenin şüpheciliği reddetmesidir. Kant böylece insanda bizi özgürlüğün gerçekleşmesine doğru yönelten doğal bir eğilim olduğunu tahayyül eder; Hegel, Akıl'ın şeylerin gidişatını tıpkı İlahi Takdir gibi yönettiğini, bu yüzden büyük olanın düşüşünün bizi üzmemesi gerektiğini, çünkü daha iyi bir şeye doğru zorunlu bir yenilenme olduğunu öne sürer. Hegelci açıklamadaki dinsel unsuru eleştiren Marx'a göreyse İlahi Takdir'e güvenmek değil, işi kendi elimize almak gerekir.
Kurtarmak istediğim bu iki yönü Nietzsche, tarih felsefesinin gözden düşmeye başladığı dönemde fark eder. Gidin şu harika metne bir uğrayın: Tarihin Yaşam İçin Yararı ve Zararı Üzerine. Kaostan bir metafora kaçabilen Yunanlılar gibi, biz de anlamsızlıktan bizi eyleme sevk eden bir kurmacaya kaçabiliriz. Tarih felsefesinin Fransız Devrimi'ni çevreleyen on yıllarda ortaya çıkması tesadüf değil. Bir tarihsel modelin tükenişi, bir başkasını öneren şiddetli değişim ve Tocqueville'in endişeyle söylediği gibi, “artık geçmiş geleceği aydınlatmadığına göre, zihin karanlıkta yürüyor” duygusunun güçlü biçimde hissedilmesi. Modernitenin tarih felsefesi yalnızca geleceğe dair pozitivist bir anlayış değil; eyleme, geçmişle gelecek arasındaki geçişin sorumluluğunu üstlenmeye yönelik hümanist bir çağrıdır. Çoğu zaman da yeni bir tahayyül modelini yerleştirmenin bir hayli silah gerektirdiğinin farkındadır; marksizmde göğe hücum etmeye çağıran bir tarih felsefesi görmemizin sebebi de bu.
Ölüler Ölmez
20. yüzyıl tarih felsefesine karşı acımasızdı. Nazizmden ve Stalinizmden o sorumlu tutuldu, kılık değiştirmiş katıksız bir kehanet olmakla suçlandı, metafizik temelleri dinamitlendi ve epistemolojik olarak mahkûm edildi. Altmışlara gelindiğinde, saygın herhangi bir akademisyen için artık düpedüz teorik bir cesetti. İlginç olan, bu cesedin ruhunun şimdi başka düşünce sistemlerine can vermesi ve bunlarda kimi zaman fark edilmeden kalması. Burada iki örneği ele alacağız: hızlandırmacılık ve serbest piyasacı versiyonuyla iktisat teorisi.
Hakkında daha az şey söyleyebileceğim ikincisinden başlayayım. Benim araştırdığım bir konu değil, ama bunu yapan insanlarla aynı ortamları paylaşıyorum ve beni, argümanlarını burada kullanmak ve fırsat bu fırsat reklamlarını yapmak isteyecek kadar ikna ettiler. O hâlde Nicolás Lavagnino'nun ekonomik kurmaca üzerine denemelerini ve Ezequiel Gatto'nun para ve gelecek üzerine bölümler içeren son kitabını okuyun.
İktisat büyük ölçüde gelecek üzerine bir söylemdir (Fio ile Ruocco'nun podcast'inin bu bölümünde çok iyi ele alınmış bir yön). Borçlu musun? Peki, gelecekte para kazanma kapasiteni satmışsın demektir; geleceğinde kesin olan bir şey var, o da ödemek zorunda kalacağın. Bunu ulusların ölçeğine taşıyalım: Jeopolitik, gelecek üzerine ve sahaya çıkan her aktörün ödeme vaatlerini sürdürebilecek kapasitede olup olmayacağı üzerine yapılan spekülasyonlara dayanır. Çok katı bir anlamda, şimdi gelecek tarafından belirlenmektedir. Bu konuda önemli olan, bazılarının kesin bir bilim sayma iddiasında olduğu iktisadi söylemin, bir din kadar bütünlük iddiası taşıyan bir kurmaca olması; bütün toplumsal ilişkilere anlam veren şey olduğunu ileri sürer. Böylece vereceğimiz her karar —şunu ya da bunu okumak, ebeveyn olmak ya da olmamak, şurada ya da burada yaşamak— aptal irademizin piyasa yasalarına nasıl dahil olduğu gözetilerek verilmelidir. Paraya diğer bütün değerleri düzenleme değeri atfedilir; asli anlamsızlığın üstü, piyasanın neyin arzu edilir olup neyin olmadığına, neyin mümkün olup neyin olmadığına karar verme kapasitesiyle örtülür.
Ekonomik bir tarih felsefesinde serbest piyasa varılacak telos'tur; finansal özgürlük bize hareketi garanti eden tarihin gücüdür, ona çıkarılan her engel kaçınılmaz olarak bir hatadır, çünkü yaptığı tek şey şeylerin zorunlu gidişatını engellemektir. Devlet müdahalesi Galperín'den birkaç vergi almaktan ibaret olsaydı belki o kadar sorun olmazdı; mesele şu ki bunu yaparak kaderin tecellisine karşı gelmiş olurduk. Bu kadere giden yol değerli bulduğumuz bir şeyi kırıp geçirirse, eskinin yıkımının yeninin güçlenerek ortaya çıkmasının koşulu olduğu, geleceğe doğru durmaksızın ilerleyen bir yürüyüş öngören yaratıcı yıkım kavramına başvururuz. Ya da tuhaf bir spekülatif tarih filozofunun yakın tarihli bir konuşmasında dile getirdiği gibi:
cennete geri dönemeyeceğiz, çünkü cennetten kovulduk, ama evet, Rebbe'nin dediği gibi, yapabileceğimiz şey cenneti getirmek, yani, bununla kanıtlayacağımız şey kapitalizmin refah yaratmak ve cennete daha yakın olmak için ilahi bir makine olduğudur.
Tarihin motoru devlet mi, piyasa mı? Karar senin. Yalnız bu sefer, kurmacalardan değil, nihai ve en çetin gerçeklikten, mangırdan bahsettiğimizi sanıyoruz. “Veri kardeşim, hikâye değil.”
Bazılarının kesin bir bilim sayma iddiasında olduğu iktisadi söylem, bir din kadar bütünlük iddiası taşıyan bir kurmacadır.
Tarih felsefesinin Mirtha'dan bile daha canlı olduğu ikinci güncel söylem ise hızlandırmacılık. Burada fazla açıklamaya girmeyeceğim, çünkü 421'de hem genel olarak hızlandırmacılık hem de özelde onun yıldız lanetli şairi Nick Land üzerine epey yazıldı. Dante Sabatto'nun yukarıda linklenen yazıda yerinde bir şekilde söylediği gibi, hızlandırmacılığın tamamı fazlasıyla heterodoks bir marksizm olarak görülebilir; dolayısıyla bir tarih felsefesi temeline sahip olduğu açık. Ama Land'in durumunda iş çok daha ileri gider. Marksizm tarihsel determinizm olmadan da gayet güzel hayatta kalabilir ve nitekim 20. yüzyılın başından beri giderek daha fazla o yöne kaymıştır.
Ama Nick Land, kapitalizmin bütününün sapmaları pekiştiren bir pozitif geri besleme devresiyle tanımlanabileceğini düşündüğü kendine özgü sibernetik uyarlamasıyla, geleceğin tamamını düpedüz bir döngüye hapseder. Şu ya da bu olayın öngörülememesinin önemi yok; ona inanırsak, geleceğin hareketi bir kere ve ebediyen tarif edilmiştir. Fisher'ın “Terminator vs. Avatar” yazısında işaret ettiği gibi, Land'in felsefesi tersine çevrilmiş Hegelci-Marksist tarih motorudur: Mesele insanın kapitalist tuzaktan kurtulması değil, saf kapitalizmin et maskesini çıkarıp atmasıdır. Liberal ekonomik tarih felsefesinde piyasa özgürlüğü homeostatik düzene götürüyorsa, Land'inkinde sapmaları paroksizme varana dek derinleştirmeye götürür. Belirli bir amacın yokluğu bir telos olmadığını açıklar, ama bunun yerini teleopleksi almıştır; hareketin kendisi amaçtır, kapitalist yersizyurtsuzlaşma bizatihi tarihin sonudur.
Land için anlamsızlıktan çıkış yolu onu taçlandırmak, anlamsızlığa Evrensel Akıl rolünü verip onu tarihsel bir değişmez mertebesine yükseltmek oldu. Neoreaksiyondaki yoldaşı Curtis Yarvin ise buna, monarşik gelecek önerisi doğrultusunda şimdi kavramını yeniden yapılandırmayı amaçlayan bir Amerikan ve modern tarih yeniden okumasıyla katkıda bulunur (temel öncül şu: mirasçısı olduğumuzu sandığımız “demokrasi” gibi fikirlere hiçbir şey borçlu değiliz).
Sol hızlandırmacılık çok daha bariz bir anlamda bir tarih felsefesidir: Srnicek ve Williams'ın Hızlandırmacı Bir Siyaset İçin Manifesto'sundan itibaren kendini modern Aydınlanma projesinin devamı olarak sunar; teknolojik olarak güncellenmiş ama aynı türden hümanist teleolojiye sahip, dört dörtlük modern bir felsefedir. Neoreaksiyoner tarih felsefeleri daha çekici gelmişse, kabul etmek gerekir ki çok daha yaratıcı da oldukları içindir.
Liberal ekonomik tarih felsefesinde piyasa özgürlüğü homeostatik düzene götürüyorsa, Land'inkinde sapmaları paroksizme varana dek derinleştirmeye götürür.
Bununla ne güncel versiyonları ironik biçimde küçümseyip “boş verin, bunlar sadece tarih felsefesi” demeye ne de modern olanları kurtarıp hep birlikte rasyonalist kesilelim, gerisi de canı cehenneme demeye çalışıyorum. Beni asıl ilgilendiren, kavramı yeniden masaya koymak; çünkü onu kaybedersek, meselenin ne olduğunu anlamak için güçlü bir aracı kaybediyoruz. Land'i, Yarvin'i, Sloterdijk'i tartışırken yalnızca siyaset tartışmıyoruz, büyük tarihsel anlatıları tartışıyoruz ve bunun bir adı ve bir geleneği var. Bunu güçlü bir kurmaca teorisinden hareketle yapmak da onları “yalan” diye ifşa etmek için değil; gerçeğin imgesi olmak için çekişen dünya modellemelerinde neyin olumsal olduğunu anlamak için.
Liberal tarih felsefesi söz konusu olduğunda, bu savaşı kazanmış gibi görünüyor. Üstelik hiçbir aptalca anlamda kurgu da değil; insanlar bu yüzden ölüyor, bu sayede zengin oluyor, akla gelebilecek her şey oluyor. Ama bu, onu gerçeklik denen gizemli bir şeyin yapısı da yapmıyor; işleri epey yolunda giden, şeylerin olası düzenlenişlerinden yalnızca biri. Aynı fikirde olmayanlarımız genelde hayal gücünün tükenmesinden yakınıyor ve ondan, deneyimden kolajlar yapan oldukça sınırlı bir yeti olmak yerine, dünyayı değiştirecek performatif bir güce sahip, ex-nihilo yaratımlar yapan bir makine olmasını istiyormuş gibi görünüyoruz. Böylece iradeci hümanizmin “Daha hızlı hayal et, adamlar bizi geçiyor!” çağrısıyla hiciv yüklü antihümanizmin “Hiçbir şey hayal edemezsin, salak primat, gelecek yola çıktı bile ve sen, enayi, onun önüne çıkıverdin” alayı arasında dönüp duruyoruz. Umarım siyasal ve tarihsel hayal gücünü biçimlendiren kurguların nasıl işlediğini hatırlamak, ortada bir yol bulmamıza yardım eder.
Las notas de 421 no tienen paywall
Y a cada colaborador se le paga por su trabajo. Las dos cosas dependen de los suscriptores.